Saturday, June 13, 2009

monster


Ön koltukta oturan mimar kadın laptop'unda çizim yaparken, yanında oturan
küçük kız çocuğu, bir yandan elinde tuttuğu kurabiye kitabını kemiriyor bir yandan da yanımda oturan kızın okuduğu
cinsel sağlık ansiklopedisine faltaşı gibi açılmış gözlerle bakıyordu. Nasıl bir otobüse binmişdim ben böyle?
Muavin olucak dallama deli gömleği servisine geçmeden önce, lcd ekranlardan aşk-ı memnu'yu açmayı unutmamışdı.
Böylece herkes transa girmiş ve nereye götürüldüğünü sorgulamayı bırakmışdı. Ortam suç işlemek için çok uygundu.
Aklımdan bunlar geçiyorken bir yandan gözlerimi camdan dışarıya çevirmeye çalışıyor ama yapamıyordum.

Uyandığımda bambaşka bir yerdeydim. Heryer parlak ışıklarla donatılmıştı. "Hey" dedim ilk gördüğüm kişiye "noluyo yeeaaaa"
Bunun uygun tepki olmadığını karşımdakinin boş bakan gözleriyle karşılaştığımda anladım.

"Seni almaya geldik" dedi, anlamamı bekler bir şekilde bakıyordu yüzüme. Bir an durakladıktan sonra "ee iyi tamam yaaa gidelim" dedim.
Zaten nerede olduğumu bilmediğim için çok da sorun değildi. Ne yazık ki O sırada başıma gelecekleri bilmemin imkanı yoktu.
Senialmayageldik adamı arabada yanımda oturuyordu. Uzun saçlıydı.
Uzun saç seviyordum. Hemen kokladım saçları,güzel kokuyordu. O ise sürekli bana bakıyor ve gülümsüyordu.
Anlam verememiştim ama sanırım bu iyi birşeydi.

Ötekisi ise henüz hiç konuşmamıştı. Basit bir şoför olduğunu, soru sorulmadan konuşmamasının çok terbiyeli bi hareket olduğuna karar verdim içimden. "Hey şoför aferim" dedim. "Sen iyi bir şoförsün"
Gözlerini dikip bana bakmaya başladı. Orada olduğumu o anda farketti sanırım.
Hiçbirşey demiyor,sadece o deli gözleriyle bana bakıyordu. Alnından damla damla terler akmaya,
yüzü kızarıp damarları belirginleşmeye başlamıştı. Arabayı durdurup bana döndü ve zar zor fısıldayarak şöyle dedi: "ben şoför değilim,değilim."
"Ha tamam ya kimsin"dedim. Fakat artık sesi çıkmıyordu. Zavallının büyük sorunları olmalıydı, fazla üstüne gitmedim.
Harabelerle dolu bir yola girmiştik.Yollarda kimsecikler yoktu. Karnım da acıkmıştı. "Ben burada iniyim artık "dedim.
Yanımdaki senialmayageldik adamı "öyle şey olur mu biz seni almaya geldik ama" dedi. Gitmeme izin vermeyeceği her halinden belli oluyordu. İşini sağlama almak için kolunu da omzuma attı. Bu fikirden vazgeçmek zorunda kaldım. Zaten yemek yiyecek bir tane yer görememiştim şimdiye kadar.
Biraz sonra araba bir evin önünde durdu.İndik hep beraber. Zavallı sorunlu şoför bana kötü bir bakış atıp hemen ilk gördüğü odaya girip kapıyı kapattı.
Bizsenialmayageldik ve ben biraz daha ilerde bir odanın önüne geldik. Bizsenialmayageldik çantamı odaya bıraktı ve "bundan sonra biz burada kalacağız" dedi.
"Biz mi" dedim. "Hayret bişey tipe bak peki yemek var mı?" Yemek lafını ettiğim anda devanası bir kadın bambambam geldi.
Kabak yaptıydım yanına da pilav yaptım, soğan kavurdum,börek içi hazırladım,mutfağı yıkadım, çarşafları ütüledim, ortalığı süpürdüm, onuyapıcambunuyapıcamşudavarbudavar.... konuştukça konuşuyordu.
Cüssesine göre bir hesaplama yaptım, daha 3 saat hiç nefes almadan konuşabilme yetisi vardı. Başımdöndü,gözlerim karardı,oracıkta bayılmışım.
Uyandığımda bir yatakta tek başıma yatıyordum. Etrafta nereden geldiği anlaşılmayan bir küf kokusu vardı. Doğruldum etraftaki eşyalara bakmaya başladım.
Birkaç şarap şişesi, bir bilgisayar ooof başım ağrıyordu. Tam odadan çıkacakken dışardan bir ses geldi. Olduğum yerde donup kalmıştım.
Nefes almadan dışarıyı dinledim. Durmadan devam ediyordu.
Kükremeyle homurdanma arası, bazen kalınlaşan bazen incelen ses gittikçe daha da yükseliyor, hayır olamaz yakınlaşıyordu.
Böylesi bir sesin nasıl bir yaratık tarafından çıkarılabileceği düşüncesi beynimde şimdiye kadar izlediğim bütün korku filmlerinin bir bileşimini oluşturuyordu. Anlamsız homurdanmaların arasında belli belirsiz zavallı sorunlu şoförün ismini seçebiliyordum.
Sanırım onun peşindeydi. Gene de kapımı kitledim. Sonuçta o şuursuz bir canavardı.İstediğini elde edemezse bana saldırması gayet olasıydı.
Kulağımı kapıya biraz daha yaklaştırdığımda delişoförün olduğunu düşündüğüm ayakseslerini duydum. Henüz gördüğüm kişiler arasında boy ve cüsse olarak birbirine
yakın olan kimse olmadığı için ayakseslerini tanımak çok kolaydı. Delişöför canavara "ne istiyorsun gene" diye bağırdı. Sesine otoriter bir
hava vermek istemiş fakat yine de titremesine engel olamamıştı.
Canavar da bu zayıflığın farkına varmış olucak ki daha yüksek sesle kükremeye devam etti.Ben ise sadece kapının arkasından
dinleyerek ne çok şey farketmiştim öyle. Kendimle gurur duyuyordum.
Sesler benden uzaklaştıkça merakım artmaya başladı. Bu canavar neydi? Burada ne işi vardı?
Delişöför onu neden herkesten gizliyordu?
Onu nerede saklıyordu? Bütün bu sorulara cevap almak için sayın bensizialmayageldim'e danışmaya karar verdim.Zaten bensizialmayageldim de daha kulağımı kapıdan çekmeden odaya girmeye çalıştı. Kapının kitli olduğunu farkedince "nolur aç çabuk açmalısın heran geri gelebilir" diye fısıldadı cama doğru.
Oh en azından canavarın işbirlikçisi olmadığını anlamıştım. Zaten iyi bir insana benziyordu.Kapıyı açtım,hemen içeri daldı. "O sesler de neydi öyle" dedim.
Bana şöyle bir baktı ve hep bunu sormamı bekliyormuşcasına anlatmaya başladı:
Delişöför bir zamanlar çok iyi bir insandı,herkes onu çok severdi. Fakat nedendir bilinmez birgün kapısına birtakım adamlar dayandı.
Neden olduğunu hiç söylemedi bize ama onu götürmek isteyen bu insanlardan ölesiye korkuyordu.
Ve bu adamlarla gitmek yerine şeytanla anlaşma yapmayı tercih etti.
İşte bu canavar o andan itibaren onunla beraber.Onun hem sahibi hem de esiri.
"Tamam "dedim "şimdi sakin olmalıyız." Bir plan yapalım dostum istersen benimle gelebilirsin,istersen gelmeyebilirsin.Ben çantamı alıyorum ve sessizce çıkıyorum dedim.
Sen de beni takip et.Buradan çıkınca da asla arkana bakmadan koşmaya başla.
Bizsenialmayageldik kafasını salladı.Kapıyı yavaşça açtım ve parmak uçlarıma basarak ilerlemeye başladım.Bir yandan da geriye dönüp hadi gel işareti yapıyordum başımla.
O ise suratıma bönbön bakıyordu.Ben neredeyse kapıya ulaşmıştım ama o hala bakıyordu. Beni hasta etmişti."Yaa gelsene bee"diye bağırdım dayanamayıp.
Tam o sırada korkunç bir kükremeyle canavar bana doğru koşmaya başladı.Ben de arkama bakmadan denize doğru koştumçünkü biliyordum ki bi canavar asla suya girmez.
En son baktığımda bizsenialmayageldik bana üzgün üzgün el sallıyor ve hala da bönbön bakıyordu.Sinirlenmiştim.

Ertesi sabah yatağımda uyandım.Ter içinde kalmıştım. Telefonumda 5 cevapsız arama 3 de mesaj vardı.Dünden kalan biraların hepsinden birer yudum aldım ve duşa girdim.

Saturday, November 29, 2008

i'm not uncomfortable feeling weird

“Mum ışığının gözlerimizdeki parıltıya karıştığı gibi birayla rakının da midemizde karıştığı bir geceydi bu. O konudan bu konuya kızgın sulardan serin kumlara atlar gibi atlıyorduk. Kalbimiz rinso beyazlığı gibi temizce,bakışlarımız masum bir çocuğunki gibi kerizceydi.”



Üzerinde otomasyon ve kontrol yazan bir defterin içinde böyle cümlelerin yer almasına ironik hatta sarkastik bile denebilirdi. Neyse ki biz böyle “ikircikli” kelimler kullanan insanlar değildik hamdolsun.

Bu cumartesi günü güneş hiç doğmamıştı. Sanki gece çok uzun sürecek gibi bir hissiyata kapılmıştım. Kariyerime uyuşturucu bağımlısı olarak tamamlamak istemediğimden alkolik olmuştum.

Violent femmes’e bayılıyordum ve komşuların da bayıldığına emindim. Camlar patlamak üzereydi ama henüz kapımıza kimse dayanmamıştı. Ev alma komşu al diye boşuna dememişlerdi.

situation gets rough then i start to panic!!!

Friday, November 14, 2008

may the force be with you...

Belki de uyanmışsındır. Belki de bugün kasım ayının en güzel günüdür ve sen pencereden bile bakmamışsındır henüz. Telefon sapığın 2008 yılı için yeterince derin olmadığını düşünüyordur nedensiz. Belki bugün dışarı çıkamayacaksındır. Belki en serseri arkadaşın ülkeyi terk etmiştir. Belki de bu kadar umursamaz olmamalısın diyenlere tam beş dakika boyunca hak vermişsindir ve yorganı tekrar üzerine çekmişsindir…

So feel my pulse
There's something there
You feel my pulse
I'm sick with it
Sick with it
Sick with it
Start to feel
Start to feel
Feel...

Thursday, April 17, 2008

my eyes have seen you,free from disguise


Elimizde şişeler, dansediyorduk. Başım çok dönmüş olacak ki düşüp kafamı da küllüğe sokmuşum. Burnuma kaçtı küller, hapşırdım. Tam o sırada morisson kayboldu ortalıktan. Bir an acaba hayal mi görmüşüm diye şüphelendim. Gittim baktım her yere,sonunda yatak odasında sızmış olarak buldum kendisini. Ayakkabılarıyla yatağa girmesine biraz bozulduysam da ses çıkarmadım. Ne de olsa o bir rockstardı.
Salona gittim bir sigara yaktım. Geçen hafta sigarayı bininci kez bırakmamış mıydım? Bir kutu bira bu kadar çabuk bitebilir miydi? Morisson’ın bizde ne işi vardı? Babam böyle pasta yapmayı nerede öğrenmişti? Bütün bu sorulara bir cevap arıyordum.

Bu gece Morisson’ın götüne koca bir tekme atıp karşı komşuyla içmek istedim. Oynayacak bir oyunumuz kalmamıştı. Geriye kalan tek anlamlı şey bir tekme oluyordu ve o tekme ayağımın ucundaydı. Sadece bir tepik uzaklıktaydı.Ama atamıyordum. Aklımdan da atamıyordum. Kusmak istiyordum. Evden çıktım.
Kudurmuş bir haldeydim. Ne yaşamak istediğimi hiç bilmiyordum ama çok feci sinirliydim. Bir yere uzanmak istedim. Geri dönecektim, anahtarım yoktu. Bir deve kadar yalnızdım..

Saturday, March 8, 2008

Çarpışma

Yeni bir güne başladığımız şu saatlerde yazgan şarabın son yudumlarıyla vedalaşıyor ve kimseyle muhattap olmadan yatmayı planlıyorum. Ama yatamıyorum çünkü elimdeki büyüteç bana bambaşka bir dünyanın kapılarını açıyor. Ve eğer dünyanın herhangi bir yerinde klavyesinin üzerindeki tozlara bakıp benim kadar şaşıran bir insan varsa onunla hemen evlenmek istiyorum. Büyüteçle yaptığım derin incelemeden sonra en tozlu tuşun f 7 olduğuna karar veriyorum. En karizmatik harfin de “K” olduğu sonucuna varıyorum. Üzerimden bir yük kalkıyor resmen. Hepinizi çok seviyorum.

Thursday, February 28, 2008

kaldırım indirimin tersi midir?

Evimizin önünde kaldırım olmaması beni çok şüphelendirdi. Sanki sokak kapısı uzaya açılıyor gibiydi. Oysa alt tarafı kaldırım çalışması vardı.Toprak sanki bu dünyada olmaması gereken bir materyal gibiydi. Ayağımı uzatıp kendimi bıraktım. Yere bastığımda çocuklar gibi şendim. Pencereden bakan teyzeye bir öpücük yolladım. Artık her şey gerçeklikten çok uzaktı. Hayat duyguların içini boşaltmıştı. Yaşadığımız her an bizi biraz daha uzaklaştırmıştı dünyadan. Gitmek istemesek de artık hissedemeyecek kadar uzaklaşmıştık bile. Geri dönüşü olmayan güzel yollara baktık. Söyleyecek hiçbir şey olmaması bizi rahatsız etmemişti. Gülümsedim ve yürümeye başladım.

yağmurluk

Nevizadede kaçıncı biramızdı? Sokaktan geçen insanların varlığını umursamayacak kadar çokuncu biramızdı.” Aşk insanı bu kadar salaklaştırmamalı.” dedim arkadaşıma. Kafasını sallayarak beni onayladı. Yağmur başladı. Böyle zamanlarda ıslanmak iyi geliyordu. Kötü bir insan olmam gerektiğini düşündüm. “Belki de” dedim “ belki de.”